Eğitimlerde genellikle yalın felsefede her şey “bizim için değer nedir” sorusuyla başlar diyerek başlıyoruz. Aslında bir kurumun yalınlaşması, insanların “Neden böyle yapıyoruz?” sorusunu içtenlikle sormaya başladığı gün başlar. Bu farkındalık bir şeyleri değiştirmeye ve iyileştirmeye ait bir heyecanı, bu heyecan da işletme geneline yayılan bir sinerjiyi tetikler. Bu tetiklenme başladığında yalın düşünce işletme içerisine faydalı bir virüs gibi yayılır. Yalın düşünce gücünü değiştirmenin ve iyileştirmenin yarattığı motivasyondan alır. Motivasyon ve sinerji kavramlarının bahsedildiği bir yerde ise güçlü bir iletişim ağı yaratma gerekliliği kaçınılmazdır. Bu sebeple toplam kalite yönetimi ve yalın felsefe birbirine görünmez iplerle bağlı, ayrı düşünülemeyecek iki kavramdır.
Yalın düşüncenin özü, insanın yaptığı işe yeniden anlam yüklemesidir. “Değer” kavramı burada yalnızca müşteriye giden üründe ya da hizmette değil, çalışanların yaptığı her işte gizlidir. Bir sürecin içinde anlam gören, o sürece sahip çıkar. Sahiplenilen süreçler gelişir, gelişen süreçler de kültürü değiştirir. İşte bu kültürel değişimin temel tetikleyicisi iletişimdir. Açık, samimi, cesaretlendirici bir iletişim olmadan, yalın düşünce sadece panolarda, sunumlarda kalır. Yalın felsefede sıkça başvurduğumuz “gemba” yani işin yapıldığı yere gitme pratiği, yalnızca gözlem yapmak için değil, sahayı gerçekten duymak içindir. Dinlemeden anlamak, anlamadan geliştirmek mümkün değildir. Bu nedenle yalın düşünce, iletişimsel bir eylemdir; sadece proseslerle değil, insanlarla da temas kurarak öğrenir ve dönüşür.
Toplam kalite yönetimi ise bu iletişimsel dönüşümü sistematik hale getirme çabasıdır. Süreçlerin birbirine dokunduğu, bilgiler arasında köprülerin kurulduğu ve öğrenmenin herkes için mümkün hale geldiği bir zemin oluşturur. Yalın düşünce, bu zemine canlılık ve yön kazandırır. Kalite sistemleri yapıyı kurar, yalın düşünce o yapının içinde akışı sağlar.
Yalın bir organizasyonda sadece üretim hatları değil, karar alma biçimleri de yalınlaşır. “Yapabiliyor muyuz?” değil, “Öğrenebiliyor muyuz?” sorusu öne çıkar. Çünkü yalın düşünce, sorunsuz bir sistem inşa etmeyi değil, sorunları konuşabilir kılmayı amaçlar. Problemleri bir fırsat olarak görüp kutlayan ve bir daha tekrar etmeyecek şekilde kökten çözen bir organizasyon yaratır.
Bugün yalın düşünceyi işletmelere taşıyan bizlerin en büyük görevi, bu düşüncenin arkasındaki öğrenme cesaretini görünür kılmak. Bu cesaretle sorular sorabilen, süreçlere anlam katabilen, hatadan korkmayan insanlar yetiştirmek. Çünkü biliyoruz ki: Değişim önce bir kişinin içindeki merakla başlar, sonra da herkesin sahiplenebileceği bir iyileşme hikâyesine dönüşür.
Yalın düşünce; verimli, sürdürülebilir ve insan odaklı bir kalite kültürü yaratmanın en sahici yollarından biridir. Çünkü en yalın sistem bile, içinde insana kulak veren bir dil yoksa sessizliğe mahkûmdur ve bazen en iyi iyileştirme, birinin sesini duymakla başlar.